21 Şubat 2009 Cumartesi

something inside you dies

“West of the sun?”

“Have you heard of the illness hysteria siberiana?”.

“No.”

“l read this somewhere a long time ago. Maybe in junior high. I can’t for the life of me recall what book I read it in. Anyway, it affects farmers living in Siberia. Try to imagine this. You’re a farmer, living all alone on the Siberian tundra. Day after day you plough your fields. As far as the eye can see, nothing. To the north, the horizon, to the east, the horizon, to the south, to the west, more of the same. Every morning, when the sun rises in the east, you go out to work in your fields. When it’s directly overhead, you take a break for lunch. When it sinks, in the west, you go home to sleep.”

“Not exactly the lifestyle of an Aoyama bar owner.”

“Hardly!” She smiled and inclined her head ever so slightly. “Anyway, that cycle continues, year after year.”

“But in Siberia they don’t work in the fields in winter.”

“They rest in the winter,” she said. “In the winter they stay at home and do indoor work. When spring comes, they go out into the fields again. You’re that farmer. Imagine it.”

“OK,” I said.

“And then something inside you dies.”

“What do you mean?”

She shook her head. “I don’t know. Something. Day after day you watch the sun rise in the east, pass across the sky, then sink in the west, and something breaks inside you and dies. You throw your plough aside and, your head completely empty of thought, you begin walking toward the west. Heading toward a land that lies west of the sun. Like someone possessed, you walk on, day after day, not eating or drinking, until you collapse on the ground and die. That’s hysteria siberiana.”

I tried to conjure up the picture of a Siberian farmer lying dead on the ground.

“But what is there, west of the sun?” I asked.

She shook her head again. “I don’t know. Maybe nothing. Or maybe something."

Haruki Murakami- South of the Border, West of the Sun

20 Şubat 2009 Cuma

baile en la memoria poetica

Beyinde, öyle anlaşılıyor ki, şiirsel bellek diyebileceğimiz ve bizi büyüleyen, bize dokunaklı gelen, hayatlarımızı güzelleştiren, her şeyi kaydeden özel bir alan var. Tereza'yla karşılaştığından bu yana, hiçbir kadının Tomas'ın beyninin bu alanında en ufak bir iz bile bırakmaya hakkı yoktu.
Tereza, Tomas'ın şiirsel belleğini bir zorba gibi elinde tutuyor ve başka kadınlara ilişkin her türlü izi yokediyordu. Haksızlıktı bu, çünkü fırtına sırasında kilimin üzerinde seviştiği genç kadın en az Tereza kadar hak ediyordu şiiri.
Tomas'ın , Tereza serüveni tam öteki kadınlarla olan serüvenlerinin bittiği noktada başlamıştı. Onu baştan çıkarıştan baştan çıkarışa sürükleyen içsel zorunluluğun öteki yüzünde yeralıyordu bu serüven. Tereza'da hiçbir şeyi açığa çıkarmak arzusu duymamıştı. Tereza ona apaçık gelmişti. Daha, uzanmış yatan dünyayı yarıp açmakta kullandığı hayali neşteri eline almaya fırsat bulamadan sevişmişti Tereza'yla. Daha, sevişirlerken neye benzeyecek acaba diye merak etmeye fırsat bulamadan aşık olmuştu ona.
Aşklarının hikayesi ancak bunun ardından başlamıştı: Tereza hastalanıp yatağa düşmüş, Tomas da onu ötekiler gibi tutup eve gönderememişti. Yatağında uyurken başucunda diz çökmüş, onu birilerinin sazdan bir sepete koyup nehir aşağı, kendisine yolladığını geçirmişti aklından. Önceden de söyledim, eğretilemeler tehlikelidir. Aşk bir eğretilemeyle başlar. Yani bu şu demektir ki, aşk bir kadının, dilindeki ilk sözcükle şiirsel belleğimize girmesiyle başlar.

Milan Kundera- Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği

19 Şubat 2009 Perşembe

optimistic?

October 21.
In the sunshine.
The voices of the world becoming quieter and fewer.


Franz Kafka - The Blue Octavo Notebooks

18 Şubat 2009 Çarşamba

:)


In 17th century, when Charles II of England sent Captain Hamilton to ransom some Englishmen enslaved on the Barbary Coast his mission was unsuccessful as they all refused to return: the men had all converted to Islam and were now 'partaking of the prosperous Successe of the Turks', living in a style to which they could not possibly have aspired back home. The frustrated Hamilton was forced to return empty-handed: 'They are tempted to forsake their God for the love of Turkish women', he wrote in his report. 'Such ladies are', he added, 'generally very beautiful'.


William Dalrymple- Re-Orienting the Renaissance: Cultural Exchanges with the East

17 Şubat 2009 Salı

Todesarten*


"There are many ways of killing someone. You can stick a knife in his belly, take away his bread, not heal his illness, stick him in a bad apartment, work him to death, drive him to suicide, lead him into war, etc. Only a few of these are prohibited in our country."

-Brecht

Ingeborg Bachmann's Todesarten project reverses the gender of Brecht's quote and sets out to anatomize the many ways in which women in particular are driven to death in male-dominated culture:

"The day will come, when women will have golden eyes, they will have golden hair. And there will come a day when everyone, men and women, will rediscover the poetry of their gender. This day will come, when we will be free of everything, free of this filth, this misery. And we will be free, freer than under any freedom we have ever yet imagined."

-Bachmann

*ways of dying

11 Şubat 2009 Çarşamba

l'avventura di due sposi


Arturo Massolari işçiydi, sabah altıda sona eren gece vardiyasında çalışıyordu. Eve dönmek için güzel havalarda bisikletle, yağışlı aylarda ve kışın da tramvayla uzun bir yol giderdi. Eve altı kırk beşle yedi arasında, yani karısı Elide’nin çalar saatinin çalmasından bazen az önce, bazen de az sonra varırdı.

İki gürültü: çalar saatin sesiyle, kapıdan giren ayakların sesi çoğu kez Elide’nin zihninde birleşir, uykusunun, yüzü yastığa gömülü, daha birkaç saniye tadını çıkartmaya çalıştığı tıkız sabah uykusunun derinliklerinde yakalardı onu. Sonra birden yataktan fırlar, saçları gözlerinin önünde kör gibi kollarını sabahlığa geçiriverirdi. Mutfakta, işe götürdüğü çantadan boş kapları çıkartıp sefertasını, termosu musluğun içine koymakta olan Arturo’nun karşısına böyle çıkardı. Arturo ocağı yakmış, kahveyi koymuş olurdu. Arturo ona bakar bakmaz, Elide’nin içinden bir elini saçlarına götürmek, gözlerini iyice açmak gelirdi, eve dönen kocasının kendisini hep böyle dağınık, yarı uykulu görmesinden sanki biraz utanırdı. Birlikte uyuduklarında böyle olmazdı, sabah ikisi birlikte uyku mahmurluğunu atmaya çalışır, aynı durumda olurlardı.

Bazen de çalar saatin çalmasından bir dakika önce elinde kahve fincanı, Arturo odaya girip onu uyandırırdı, bu durumda her şey daha doğal olurdu, uykudan sıyrılma tatlı bir tembelliğe bürünürdü, gerinmek için kalkan çıplak kollar en sonunda onun boynuna dolanırlardı. Sarılırlardı birbirlerine. Arturo’nun üstünde su geçirmez montu olurdu, buna değince havanın nasıl olduğunu anlardı kadın: nemli ya da soğuk oluşuna göre yağmur mu yağıyordu, sis mi vardı, kar mı yağıyordu anlardı. Ama yine de sorardı ona: “Hava nasıl?” O ise her zamanki gibi yarı alaycı, anlatmaya koyulurdu, sondan başlayarak karşılaştığı aksilikleri sıralardı, bisikletle gelişini, fabrikadan çıktığında havanın, bir akşam önce fabrikaya gidişteki havadan değişik olduğunu, işle ilgili sorunları, işyerindeki dedikoduları anlatıp dururdu.

O saatte ev yeteri kadar ısıtılmamış olurdu hep, ama Elide soyunur, biraz ürpererek banyoda yıkanırdı. Arkasından Arturo gider, daha telaşsız soyunur, o da yıkanırdı ağır ağır, işyerinin kirini pasını atardı üstünden. İkisi de yarı çıplak, biraz üşüyerek aynı lavabonun başında dururlar, arada itişir, birbirlerinin elinden sabunu, diş macununu kaparlar, bir yandan da birbirlerine söyleyeceklerini söylemeyi sürdürürlerdi, sonra yakınlaşma zamanı gelirdi, kimi kez sırayla sırtlarını ovalamaya yardım ederlerken, araya okşamalar girer, birbirlerine sarılırlardı.

Ama birden Elide, “Saat kaç olmuş,” der, koşup acele ayakta jartiyerini takar, etekliğini giyerken, fırçayı saçlarında aşağı yukarı dolaştırır, dudakları arasında tokalar, yüzünü komodinin aynasına yapıştırırdı. Arturo peşinden gelirdi, bir sigara yakmış olurdu, ayakta durur, sigarasını içerek ona bakardı, her seferinde de hiçbir şey yapamadan orada durmanın sıkıntısını yaşadığı görülürdü. Elide hazırdı artık, paltosunu koridorda giyerdi, öpüşürlerdi, kapıyı açmasıyla merdivenlerden aşağıya indiğinin duyulması bir olurdu.

Arturo tek başına kalırdı. Elide’nin topuklarının basamaklardaki sesini dinlerdi, artık duyulmaz olunca da, hızlı adımların avludan, dış kapıdan geçip kaldırımdan tramvay durağına gidişini zihninden izlemeyi sürdürürdü. Tramvayın gıcırtısını, durmasını, her yolcu binişinde basamağın çıkarttığı sesi iyice duyardı. “Tamam bindi,” diye düşünür, her günkü gibi onu fabrikaya götüren ‘on bir’ numaranın kadınlı erkekli işçi kalabalığı arasına sıkışmış karısını görürdü. Sigarayı söndürür, pencerenin panjurlarını kapatırdı, karanlık olurdu, yatağa girerdi.

Yatak Elide’nin kalktığında bıraktığı gibi olurdu, ama onun, Arturo’nun tarafı neredeyse bozulmamış, sanki yeni yapılmış gibi olurdu. Arturo önce kendi tarafına iyice uzanır, ama sonra bir bacağını öteye, karısının sıcaklığının kaldığı yere uzatırdı, sonra öbür ayağını da uzatırdı oraya, böylece yavaş yavaş Elide’nin tarafına, hala karısının bedeninin biçimini koruyan o ılık çöküntüye geçer, yüzünü onun yastığına, kokusuna gömer, uykuya dalardı.

Akşam Elide döndüğünde, Arturo bir süredir odalarda dolaşıyor olurdu, ocağı yakar, pişmesi için bir şey koyardı. Yatağı düzeltmek, biraz ortalığı süpürmek, yıkanacak kirlileri banyoya götürmek gibi kimi işleri, yemekten önceki bir iki saat içinde o yapardı. Elide hiçbirini beğenmezdi, ama doğrusunu söylemek gerekirse bu nedenle daha fazla çaba göstermezdi o; onun yaptığı bir tür bekleme töreniydi, evin duvarları arasında kalsa da, dışarıda ışıklar yanınca, kadınların akşamları alışveriş yaptıkları mahallelerin o saatle bağdaşmayan kalabalığına karışarak dükkanlara uğramakta olan karısını, bir tür karşılamaydı.

Sonunda merdivende ayak sesini duyardı, sabahkine benzemezdi, daha ağır olurdu, çünkü gün boyunca çalışmanın yorgunluğu içindeki Elide, eli kolu paket yüklü tırmanırdı merdiveni. Arturo sahanlığa çıkar, elinden paketleri alır, konuşarak içeri girerlerdi. O paketleri açarken, kadın paltosunu çıkartmadan kendini mutfaktaki bir iskemlenin üstüne atardı. Sonra, “Hadi bakalım iş başına,” deyip yerinden kalkar, paltosunu çıkartır, ev entarisini giyerdi. Yemeği hazırlamaya koyulurlardı: ikisi için akşam yemeğini, gece yarısından sonra bir paydosu için erkeğin götüreceği kahvaltılığı, kadının ertesi gün fabrikaya götüreceği öğle yemeğini, ertesi sabah erkek kalktığında hazır olması gerekenleri.

Kadın biraz iş görür, biraz hasır iskemlede oturur, erkeğe ne yapması gerektiğini söylerdi. Erkek o saatte dinlenmiş olurdu, dört döner, hatta her işi yapmak isterdi, ama hep biraz dalgın, aklı başka yerde olurdu. Bu sıralarda, zaman zaman çatışmalarına, ağızlarından çirkin bir sözcüğün çıkmasına ramak kalırdı, çünkü kadın erkeğin yaptığı işe daha dikkat etmesini, daha özen göstermesini ya da kendisine daha bağlı, daha yakın, daha destek olmasını isterdi. Onun ise, kadının dönmüş olmasının ilk coşkusu geçtikten sonra aklı evin dışına kayar, gideceği, acele etmesi gerektiği düşüncesine takılırdı.

Masa hazırlandıktan, her şey, bir daha kalkılmayacak biçimde yerine koyulduktan sonra, ikisini de, bu kadar az bir arada olabilmenin yıkımı kaplar, el ele tutuşmak isteği, kaşıkları ağızlarına götürmelerini neredeyse engellerdi.

Ama daha kahvenin hepsi bitmeden erkek, her şeyin yerli yerinde olup olmadığına bakmak için bisikletin arkasında olurdu. Kucaklaşırlardı. Arturo ancak o zaman anlardı sanki, karısının nasıl yumuşak, ılık olduğunu. Ama bisikletin borusunu omzuna yüklenip dikkatle merdivenlerden inmeye başlardı.

Elide bulaşığı yıkar, evi tepeden tırnağa gözden geçirip kocasının yaptığı işlere başını sallayarak bakardı. Şimdi o, az sayıda lambanın bulunduğu karanlık sokaklarda yol alıyordu, belki de havagazı deposunu geçmişti bile. Elide yatağa gider, ışığı söndürürdü. Kendi tarafına uzanırdı, bir ayağını kocasının yerine doğru uzatırdı onun sıcaklığını duymak için, ama her seferinde kendisinin yatmakta olduğu yerin daha sıcak olduğunu fark ederdi, Arturo’nun da burada yatmış olduğunu anlardı ve büyük bir sevecenlik kaplardı içini.

Italo Calvino- Zor Sevdalar

9 Şubat 2009 Pazartesi

quel joli nom de ninon

Dönemece yaklaşırken demiryolcunun gözüne bir şey ilişti. Şimdi yürüyerek geri dönüyor. Yol kenarında telefon kulübesi büyüklüğünde bir adak yeri. Adak yerinin paslı kapısının üst yarısında açık bir demir parmaklık var. İçerde, taş kemerin altındaki bir nişte ise Meryem Ana heykeli duruyor. Jean çocukluğundan beri dua etmemiş. Şimdi nasıl dua etmeli?

















Alışkın olduğum bir şey değil dua etmek. Şimdi yüzümü sana mı çevireceğim? Sen yere bakıyorsun, öyleyse ben de aynı şeyi yapayım. Kızım ölmekte. Her gün biraz daha kötüleşerek. Korkunç bir ölüm. Savunmasız. Başka hastalıklara benzemeyen bir hastalık bu. Bunu söylemiyorlar, buna retrovirüs diyorlar. Sanki bu, hastalığın ne olduğunu açıklıyormuş gibi. Başka hastalıklarda ölüm bir gün gelir, seni alır götürür. Bu hastalık, Ninon'un hastalığı, hayatın insanı yavaş yavaş terk etmesi gibi bir şey. Hayatın art arda gelen silleleriyle seni yarı yolda bırakması gibi bir durum. Beni anlıyor musun, Meryem Anacığım? Azar azar iyice elden ayaktan düşüyor, ne gece, ne yıldızlar, yalnızca içinden onun hiçbir zaman çıkamayacağı ve kimsenin barınamayacağı bir mahzen. Onu hasta eden, ama ölümünü bir süre geciktiren ilaçlar veriyorlar ona. Bu süre içinde acı var, bekleyiş var, ama umut yok. O senin de kızın. Hiçbir şey isteyemez insan, ama her şeyi isteyebilir. Sen bize bu hiçbir şeyi her şeye dönüştürmeyi öğret, Meryem Ana. Birçokları yüz çeviriyorlar. Sen çevirmiyorsun, çünkü bir heykelsin sen. Başkaları korkuyor, ben korkuyorum. Sen öyle sakin duruyorsun, çünkü bir heykelsin sen.
Hiçbir şey her şeye nasıl dönüştürülür?


John Berger- Düğüne